28 Mart 2014 Cuma

Bana hayatı anlat meddah

Uzun süredir vizyona girmek için bekleyen, birkaç defa gösterim tarihi ertelenen ‘Meddah’ filmi, nihayet sinemalarda. Batur Emin Akyel’in ilk uzun metraj filmi kayıp bir hayatı anlatıyor. Vaat ettiği naif hikâye ile seyircisini buluşturan Meddah, yaşlı bir adamın geçmişte yaptığı hatalar üzerine giriştiği çetin bir muhasebeyi konu alıyor.Uzun süredir vizyona girmek için bekleyen, birkaç defa gösterim tarihi ertelenen ‘Meddah’ filmi nihayet sinemalarda. Kayıp bir hayatı anlatıyor ‘Meddah’. Ne var ki, onu yaşayan için uzun süre şaşaalı geçen bu hayatın kaybedildiği ancak ömrün son demlerinde anlaşılıyor. Tam da insana yaraşır bir durum. Bir dönemin ünlü tiyatro oyuncusu Aziz’in yaşlılık hallerine tanıklık ediyoruz. Şöhretinin zirvesindeyken ailesine sırt çeviren Aziz, kariyerinin ‘emeklilik’ döneminde AVM’lerde meddahlık yaparak geçimini kazanmaya çalışır. Meddahlıktan kazandığı parayla ancak otel parasını karşılayabilmektedir. Ona sahip çıkan Veli’nin organize ettiği küçük çaplı bir tiyatro grubuyla da ara sıra turneye çıkar. Aziz Bey, yıllar evvel ailesine yaptıklarından dolayı içindeki vicdan azabını dindirmek için son kez bir turneye dâhil olur ve Ayvalık’ın yolunu tutar. Karşılıklı açılan dönerciler gibi bazı caddelerde birer ikişer önümüze çıkıveren AVM’lerden bir sahne ile açılıyor ‘Meddah’. Bu sahne, meddah Aziz Bey’in artık zamanının dolduğunu acı bir şekilde gösteriyor. “Haayy Hak! Râviyân-ı ahbâr ve nâkilân-ı esrâr zikrederler ki...” diye başlıyor Aziz Bey. Haliyle, ‘yeni nesil’ çocukların ilgisi daha ilk dakikadan dağılıveriyor. ‘AVM çocukları’, meddahtan sonra çıkacak palyaçoyu bekliyor hevesle. Anne-babalardan bazıları ise tatlı bir çocukluk hatırası olarak ilgiyle takip etmek istiyor ama nafile. ‘Çocuk-erkil’ toplum olmaya doğru koşar adım yol alan AVM insanları da birkaç dakika sonra palyaço çıksın da çocuklar rahatlasın diye düşünüyor. Acıklı bir durum...BİR ÖMR-İ HEDER!Meddah’ın açılış sahnesi, Aziz Bey’in trajedisinden çok daha fazlasını söylüyor. Biraz ileri gidersek, Yavuz Turgul sinemasında tecessüm eden, ‘değerler üzerinden geçmiş-gelecek mukayesesi’ için verimli bir alanı var Meddah’ın. Diğer taraftan, Aziz Bey karakteri, zaman zaman haber bültenlerinde hüzünlü bir müzik (genellikle Soner Arıca’nın ‘Kusursuz Aşk’ı) eşliğinde gördüğümüz, bir zamanların ünlü oyuncularının içine düştüğü ‘acıklı’ durumu akla getiriyor. Zira Aziz Bey, bir dönemin en meşhur oyuncularından. Hikâye, rahatlıkla yürüyebileceği bu iki geniş yolu tercih etmiyor. ‘Meddah’ın gittiği yol, reddettikleri kadar geniş ve ferah değil. Dolayısıyla hikâye bir süre sonra daralıyor ve yol bitiyor. Finaldeki baba-kız buluşmasına gelene kadar senaryonun kıvranması bu yüzden. Ana mevzuya girene kadar, tali mevzuların peşinde fazlaca vakit kaybediyoruz. Öyle ki, bu tali mevzular filmin esas malzemesi oluyor. Aziz Bey’in ‘eski’ hayranları, tiyatro sevdalıları, turne grubu içindeki anlaşmazlıklar derken meselesinden uzaklaşıyor film. Bu ‘doldurma’ mevzular ve diyaloglar, beklendiği yahut amaçlandığı gibi senaryonun yan hikâyeciği işlevini kazanamıyor. Bilakis filme vakit kaybettiriyor. Bu durumda elimizde, başroldeki usta tiyatrocu Münir Canar’ın performansı ve yakalanan güzel kadrajlar kalıyor. Vaat ettiği naif hikâye ile seyircisini buluşturan Meddah, senaryosunun alanını genişletememesi, anlatımdaki ritim sorunu, gereksiz yan hikâyeler üzerinde fazlaca durması ve Aziz Bey haricinde karakterlerini derinleştirememesi sebebiyle vasatı yakalamaktan uzak kalıyor.

21 Mart 2014 Cuma

Her şey sanat için

Hollywood, tarihin tozlu sayfalarında kalan ayrıntıları gün yüzüne çıkarıp parlatmayı seviyor.Her ne kadar, bunu yaparken Amerikanvari bir gösteriş, abartı ve bazen de deformasyona başvursa da, yapılanın bir nevi ‘amme hizmeti’ olduğunu söyleyebiliriz. Dünya tarihinin genel hatları üzerindeki duraklardan birinin koridorları arasında dolaşıp bilgi sahibi olma imkânı sağlıyor. Bunun yan etkileri de yok değil. Eğer izlediğiniz filmi tek kaynak kabul edip “Aaa, böyle mi olmuş?” diyerek kendinizi tümüyle teslim ederseniz tarihi yanlış öğrenme ihtimaliniz bir hayli fazla. George Clooney’nin yönettiği ‘Hazine Avcıları / The Monuments Men’, 2. Dünya Savaşı’na dair daha önce anlatılmamış bir öyküyü perdeye taşıyor. Film, müze yöneticisi, mimar ve sanat tarihçisi gibi farklı alanlardan gelen ve askerlikle hiç alakası olmayan sanat uzmanı yedi kişinin, dünyaca ünlü eserleri Nazilerin elinden kurtarmasını anlatıyor. Bin yıllık kültürel birikimin yok olmasını engellemek için, ‘hazine avcıları’ canlarını tehlikeye atar. Bu ekibe ‘içeriden yardım’ ise bir Nazi subayının sekreteri olan Claire Simone’dan gelir. Film, dönemin ABD Başkanı Eisenhower’a verilen bir brifing ile başlıyor. Vermeer’den Da Vinci’ye, Monet’den Rembrandt’a kadar dünyaca ünlü ustaların paha biçilemez eserlerinin kurtarılması gerektiği anlatılıyor. Eisenhower da ‘her şey sanat için’ diyerek bunu kabul ediyor ve sanat uzmanlarından oluşan bir ekip kurdurup Avrupa’ya gönderiyor. Seyirci için filmin anlattıklarına teslim olup olmama imtihanı burada başlıyor. Robert M. Edsel ile Bret Wittel’in kitaplarından uyarlanan film, sadece bir ekip varmış ve bu ekip de ABD tarafından kurulup organize edilmiş gibi anlatıyor olayı. Ne var ki, Eisenhower’ın böyle bir direktifi olsa da, tarih tam olarak böyle cereyan etmiyor. Filme kaynaklık eden kitaplar ile bu tarihi olayı belgeleri ve fotoğraflarıyla ortaya koyan -filmden bağımsız- monuments.com internet sitesi öyle demiyor.VERMEER’İ KURTARMAK!Doğrusu, benim merakım da filmin geçtiğimiz ay 64. Berlin Film Festivali’nde düzenlenen galasında ‘gerçek hazine avcısı’ olarak film ekibiyle birlikte sahneye çıkan 88 yaşındaki Harry Ettlinger’i görünce depreşti. O operasyona dâhil olup hâlâ hayatta olanlardan biri Ettlinger. 2. Dünya Savaşı sırasındaki sanat eserlerini kurtarma organizasyonu, 13 farklı milletten 345 kadın ve erkeğin yer aldığı önemli bir operasyon aslında. Özellikle, 15 Şubat 1944’te Roma yakınlarındaki 1400 yıllık Monte Cassino Manastırı’nın, içindeki eserlerle birlikte harap edilmesi, sanat eserlerini kurtarma faaliyetlerini daha da önemli hale getirir. Bugün Avrupa ve ABD’deki dünyaca ünlü birçok müzedeki sanat eseri (özellikle tablo ve heykeller) bu kurtarma operasyonu sayesinde ziyaret edilebiliyor. Hal böyleyken, George Clooney’nin bu tarihi olayı, bir grup gamsız ama kahraman olmaya müsait Amerikalının, bir Fransız ve İngiliz’i de yanlarına alarak giriştikleri eğlenceli bir Avrupa seyahati gibi anlatılması başlı başına bir handikap. Filmin ihtiyaç duyduğu dramatik ve ‘sanatsal’ ciddiyet, bu yaklaşımdan dolayı büyük bir yara alıyor. Diğer taraftan, dramatik yapının ağır basmaması için bu küçük ekibin kendi arasında mizahi durumlar yakalanmaya çalışılmış. Fakat bu mizah arayışı bir hali sakil kalıyor, yer yer de sıkıcı bir hal alıyor. Bu kararsızlık hali, film boyunca tekrar ediyor. Böyle olunca film, ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ ile ‘Ocean’s Eleven’ karışımı vasat ve garip bir ‘ucube’ olup çıkıyor. Teknik olarak, görüntü ve sanat yönetimi ile set tasarımında sorun yaşamayan film, senaryo ve yönetmenlikteki sıkıntılarını oyunculukta da dışa vuruyor. Matt Damon, Bill Murray, Jean Dujardin ve John Goodman sanki Clooney’nin hatırına, istemeye istemeye oynar gibi, sadece ‘görevlerini’ yaparak rölanti bir oyun sergiliyor. Haliyle, ortaya vasat bir seyirlik çıkıyor.

14 Mart 2014 Cuma

Karabağlı gazilerin hikâyesi film oldu

Başrolünde Ayna grubunun solisti Erhan Güleryüz ve Tuğçe Kazaz’ın oynadığı “Kafkas” filminin Londra prömiyeri, dünyaca ünlü filmlerin gala ve özel gösterimlerine ev sahipliği yapan İngiliz Film ve Televizyon Akademisi’nde (BAFTA) önceki akşam yapıldı. Karabağ Savaşı’nı anlatan Kafkas, Türkiye’de nisan ayında gösterime girecek.Londra, son zamanlarda Türk yönetmenler için dünyaya açılan bir kapı haline geldi. Yılmaz Erdoğan ‘Kelebeğin Rüyası’ filminin Türkiye dışındaki galasını Londra’da yaparken Çağan Irmak da yeni filmi ‘Tamam Mıyız?’ı Londra CinemasterUK tarafından Odeon Lee Valley’de yapmıştı. Sanatçı Erhan Güleryüz ise ilk defa yönetmen koltuğuna oturduğu ‘Kafkas’ filminin galasını önceki akşam Londra’da yaptı. İngiliz Film ve Televizyon Akademisi’nde (BAFTA) yapılan galaya, Londra Büyükelçisi Ahmet Ünal Çeviköz, Azerbaycan Londra Büyükelçisi Fahrettin Kurbanov ve Azerbaycan milletvekili Ceyhun Osmanlı da katıldı. Filmin senaryosunu da kaleme alan Erhan Güleryüz, gerçek bir hikâyeden yola çıkmış. Erhan Güleryüz’ün yanı sıra Tuğçe Kazaz, Hasan Kaçan ve Koray Mincinözlü’nün oyuncu kadrosunda yer aldığı film, Azerbaycan’daki Karabağ Savaşı (1988-1994) sırasında aldığı kurşun yarasının kendisini ölüme götürdüğünü öğrenen müzisyen ‘Hazar Kafkas’ın yaşadıklarını anlatıyor. Güleryüz’ün adım adım ölüme yaklaşan müzisyen Hazar’ı oynadığı filmde, Hazar’ın âşık olduğu ilkokul öğretmeni ‘Nehir’ karakterini ise Tuğçe Kazaz canlandırıyor. Erhan Güleryüz’ün ilk sinema deneyiminde en büyük destekçisi, bir düşünce kuruluşu olan Hazar Strateji Enstitüsü (HASEN). Müzik dünyasından sinemaya geçen isimlerin bir koltukta üç karpuz taşımasına alışkınız. Güleryüz de bu geleneğe uyanlardan. Yönetmenlik ve oyunculuk kabiliyetlerine müziğini de ekleyen sanatçı, filmde o döneme ait gerçek görüntüler de kullanıyor. Karabağ Savaşı’ndan görüntülerin yer aldığı açılış sahnesi, Budapeşte Senfoni Orkestrası’nın müzikleriyle etkisini iyice artırıyor. Savaş ve göç sahneleriyle başlayan film, Karabağlı bir gazinin Türkiye’ye uzanan hayat mücadelesini aktarıyor. İleri ve geriye dönüşlerle farklı zamanlara gidip gelen kurgusu, filmin anlaşılmasını ilk başta biraz zorluyor. Çekimleri İstanbul Büyükçekmece ve Azerbaycan’da Şemkir’in bir köyünde yapılan filme haliyle Azeri vatandaşların ilgisi büyük oldu. Salonun büyük bölümü İngiltere’nin uzak şehirlerinden gelen Azeri öğrencilerle doluydu. Gala öncesi konuşan Azerbaycanlı milletvekili Ceyhun Osmanlı, uzun zamandır o dönemi anlatan bir film yapmak istediklerini söyledi. Osmanlı, filmin senaryosunu okuduğunda hemen Erhan Güleryüz’ü arayıp onu Bakü’ye davet etmiş. Amerikan filmlerini andıran bir girişle başlayan filmi baştan sona kadar izlemek için sizi tutan bir şeyler var. Güleryüz filmde zaman zaman kendisiyle dalga geçerek izleyiciyi güldürüyor. Örneğin yıllar sonra müzik hayatına dönen Kafkas’ın o sektöre ayak uyduramaması, kasetinin ilk başlarda satmamasını izlerken Güleryüz’ün kendi albüm fotoğrafı görünüyor perdede. Ayrıca, yıllardır siyah gözlüklerini çıkarmayan sanatçı, Kafkas’ta gözlüksüz haliyle çıkıyor seyircinin karşısına. Film, Londra galasının ardından 31 Mart’ta Berlin de de gala yaptıktan sonra Bakü, İstanbul ve Ankara’da izleyiciyle buluşacak. Nisan ayında Türkiye’de vizyona girmesi planlanan ‘Kafkas’ın müzikleri de Erhan Güleryüz imzasıyla yayımlanacak.

28 Şubat 2014 Cuma

Sarıkız’ın türküsü

Küçük bir köyde yaşanan absürt olaylar zincirini mizahî bir dille anlatan ‘Sürgün İnek’, seyircisini salondan eli boş göndermiyor. Bazı sahneler kahkahasız izlenmiyor, ancak film, 28 Şubat dönemini yaşamış seyirciyi güldürdüğü kadar hüzünlendirmeyi de başarıyor.Rus sinemasının zirvelerinden biridir ‘Askerin Türküsü/Ballada o Soldate’. Grigoriy Chukhray’ın yönettiği 1959 yapımı film, propagandaya tenezzül etmeden, savaşın insanlar üzerindeki etkisini çarpıcı bir şekilde işler. 2. Dünya Savaşı sırasında cephede gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilen genç asker Alyoşa, madalya yerine annesini görmek için komutanından iki günlük izin ister. Çünkü cepheye gelirken annesiyle vedalaşamamıştır. İzni alan Alyoşa, trenle çıktığı yolculukta birçok insanla karşılaşır, onlara yardımcı olur. Bu yüzden, izin süresinin çoğunu kullandığı için annesiyle görüşmesi kısa sürer. Annesiyle vedalaşıp tekrar cephenin yolunu tutan Alyoşa, “Geri döneceğim.” diye bağırır. Fakat biz biliriz ki o ‘çocuk’ dönmeyeceği gibi, ondan sonra da savaşlar olacaktır. Nedense, ‘Askerin Türküsü’ ile yakın-uzak hiçbir akrabalığı bulunmayan ‘Sürgün İnek’ filmini seyrettikten sonra, Chukhray’ın bu başyapıtını hatırladım. Belki de içinde yaşadığımız boğucu gündemin etkisindendir. Ama şu kesin, tarihe ‘28 Şubat’ (1997) olarak geçen o baskı döneminden absürt bir kesit sunan ‘Sürgün İnek’, komedi beklerken hüzünlendiren bir film. Güldürmediğinden değil, bazı sahneler kahkahasız izlenmiyor, ancak o dönemi yaşamış seyirciyi güldürdüğü kadar hüzünlendirmeyi de başarıyor. Önce hikâye:SÜRGÜNLERDEN SÜRGÜN BEĞEN!Hayali bir köy olan Gomalak’ta kendi halinde yaşayan evli çift Şevket ve Cemile’nin birbirlerinden ve inekleri Sarıkız’dan başkaca bir şeyleri yoktur. Bu çiftin hayatı köyün ilkokulundaki Atatürk büstünün inekleri tarafından kırılmasıyla içinden çıkılmaz bir hal alır. Olay, sadece Şevket ve Cemile’nin değil, başta okulun öğretmeni olmak üzere köyün ve hatta ülkenin gündemine oturur. Muhtarından ihtiyar heyetine, bürokratından askerine kadar herkes Sarıkız’ın peşine düşer. Bunun üzerine Şevket, olaylar yatışana kadar Sarıkız’ı komşu köy Topuzlu’ya ‘sürgüne’ göndermeye karar verir. Ancak mesele büyüdükçe ilgili bütün kişiler kendilerini trajikomik bir hal içinde bulur. ‘Sürgün İnek’, 2009 yılında yaşanan bir olaya dayanıyor. O dönem gazetelere de yansıyan olayda, Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyü sakinlerinden Gül Kılınç’ın ineği ‘Gülsüm’, köydeki Atatürk büstünü kırınca bütün köylüye soruşturma açılır. Bunun üzerine Gül Kılınç, başına bir şey gelir korkusuyla Gülsüm’ü komşu köydeki akrabalarına sürgüne gönderir. ‘Sürgün İnek’in senaristi ve müfettiş rolüyle filmde oynayan Serkan Öztürk, bu olayı 28 Şubat’ın baskı ve korku dönemine başarılı bir şekilde uyarlıyor. Sürgün inek Sarıkız’ın etrafında gelişen olayları absürt bir dille aktaran film, o dönemin paranoya hallerini, fişlenme korkusunu ve bunların bürokrasiye yansıyan ‘kraldan çok kralcılık’ reflekslerini mizahi bir dille anlatıyor. Her biriyle ayrı film çekilebilecek karakterler ve bir daha bir araya gelmesi hayli zor oyuncu kadrosu, filmin güçlü yanlarından. Senaryo, ilk yirmi dakikada beklenen patlamayı yapmakta gecikse de sonrasında yakaladığı durum komedisi ile seyircisini salondan eli boş göndermiyor. 17 yıl önce, küçük bir köyde yaşanan absürt olaylar silsilesini bir başka ‘sürgün dönemi’ sayılabilecek bugünden seyretmek hüzün veriyor insana. 28 Şubat’ın akıl dışı uygulamalarına işaret eden bir öyküyü mizahi bir dille izlerken, tarihe belki de ‘26 Şubat’ (kimine göre 17 Aralık) olarak geçecek başka bir süreci yaşıyoruz. Yıllar önce yaşananlar bütün absürtlüğüyle tekrar ediyor bugün; hatta ‘yarım kalan’ bazı işler, o dönemin ‘mağdurları’ tarafından tamamlanmaya çalışılıyor. Bir haftada üç kez sürgün edilen devlet görevlileri, 10 bine yakın memurun iki ay içinde ‘rutin’ sebeplerle yerlerinden edilmesi, gencecik çocukların sokak ortasında elbirliğiyle öldürülmesi, toplumun bir kesiminin mesnetsiz bir şekilde her gün en yüksek perdeden hedef gösterilmesi, iyice ayyuka çıkan fişlemeler, paranoya halleri, korku ve baskı atmosferi… Kim bilir, bugünlerin akıl almaz uygulamaları ve ‘sürgünleri’ de 15-20 yıl sonra beyazperdede karşımıza çıkacak ve biz seyrederken güleceğiz, ağlanacak halimize. Ancak ‘Askerin Türküsü’nde annesine “Geri döneceğim” diye bağıran Alyoşa’yı izlerken bildiğimiz gibi biliyoruz ki, ‘Sürgün İnek’, baskı dönemlerinin absürtlüğünü anlatan son film olmayacak.İŞTE HAFTANIN FİLMLERİ

21 Şubat 2014 Cuma

Kıyametin gölgesinde söylenen şarkılar

‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’, Reha Erdem’in en kişisel filmi. Bütünlükten uzak ve karmaşık bir öykü anlatan film, esasında inanma(ma) sancısının acı bir meyvesi. Acı olduğu kadar kıymetli bir meyve. Zira, Reha Erdem sinemasının bugüne kadarki en büyük eksik parçası.90’lardan itibaren yükselişe geçen ‘Yeni Türk Sineması’ birçok yetenekli yönetmenin yanında ustaları da çıkardı içinden. Şimdi tek tek isimlerini saymaya gerek yok ancak ‘ustalar’ içinden en sıra dışı olanı Reha Erdem’dir. Her filmiyle başka bir dünyadan seslenir seyirciye. Hem uzak hem yakındır filmleri; ne kadar yabancıysa bir o kadar sırdaş… Henüz, ‘Yeni Türk Sineması’ ifadesi zihinlerde bile gezinmezken o, 1988 yılında ‘A Ay’ı çekmişti. Her filmde dünyasını genişleten Erdem, ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’ ile bir kez daha şaşırtıyor. Şarkı Söyleyen Kadınlar, bir kıyamet atmosferinde anlatıyor öyküsünü. İstanbul’un adalarından birinde muhtemel bir deprem nedeniyle tahliye kararı alınır. Herkes adadan ayrılır ancak bir grup insan bu karara uymayarak kalmaya devam eder. Yavaş yavaş terk edilen adada kıyamet öncesi bir atmosfer hüküm sürerken hayat şartları iyice zorlaşır. Köpeğiyle birlikte yaşayan Mesut, ayrılmayanlardandır. Evin işleriyle ilgilenen Esma, bir gün ormanda yürürken karşılaştığı kimsesiz bir genç kadını eve getirir. Derken, Mesut’un oğlu Adem, evliliğinde yaşadığı sorunlar ve yakalandığı hastalık sebebiyle babasının evine sığınır. Adem’in de gelmesiyle olaylar giderek garip bir hal almaya başlar.MASALLARIN SAKLADIĞI‘Jîn’den kalma masalsı bir gerilim atmosferinde açılıyor ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’. Esma (Binnur Kaya), rüzgârlı bir gecede kırmızı peleriniyle ormanda ilerlemektedir. İnsan suretindeki kurtlar arasında kalan kırmızı başlıklı Jîn gitmiş, yerine ‘Kosmos’un şifacısıyla uzaktan akraba kırmızı pelerinli Esma gelmiş. ‘A Ay’dan bu yana, masalların sakladıklarını, yine masalların içinde gezinerek anlatıyor Reha Erdem. Vitrinde görünen masalın ardındakileri bulup çıkarıyor ve platformu ters çeviriyor; dolayısıyla masalların gözden kaçırmaya çalıştıklarıyla karşılaşıyoruz. Onun filmlerine her seferinde bu kadar şaşırmamızın bir sebebi de bu. ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’da çok karakter görünse de aslında iki ana karakter var: Kadın ve erkek. Reha Erdem, bir kez daha, insanın bütün acziyetini erkeğin omuzlarına yüklüyor. Dünyaya gelmek için bir kadına ihtiyaç duyan erkeğin, bebeklikten çocukluğa, çocukluktan yetişkinliğe geçmek için yine kadına muhtaç olduğunu fısıldıyor. Hatta Erdem’e göre, erkekliğin hoyratlığından uzaklaşıp çocuksuluğun saflığına ulaşması için de erkeğe ‘kadın eli’ değmesi şart. Reha Erdem için kadın ne kadar inanmaya yakın ise erkek de o kadar inkâra meyyal. Kıyamet atmosferinde geçen öykünün en temel meselesinin inanç olması bu yüzden. Bu yüzden kadınlar, erkeklerden uzak olduğu vakit daha özgür. Erkeği şüpheyle eşdeğer tutuyor Erdem. Erkek, hiç de şuh olmayan bir kadının üzerine çullandığı vakit, kadının “Yapma, beni Allah yarattı” demesi kadının inanmışlığıyla ilgili. Erkeğin cevabı ise acziyetin ve şüphenin göstergesi: “Peki, beni kim yarattı?”İNANMA(MA) SANCISIİki saate yakın izlediğimiz bütünlükten uzak ve karmaşık öykü, esasında inanma(ma) sancısının acı bir meyvesi. Acı olduğu kadar kıymetli bir meyve. Zira Reha Erdem, ilk defa bu kadar kişisel bir filmle çıkıyor seyircinin karşısına. Önceki filmlerinde uç veren fakat mecazlardan dolayı kendini tam olarak göstermeyen inanç meselesi ilk kez bu kadar net ve perdesiz bir şekilde ortaya dökülüyor. Hatta o kadar perdesiz ve filtresiz ki, ister istemez bir kafa karışıklığına sebep oluyor. Çünkü filmin kendisi bir kafa karışıklığının, inanma(ma) sancısının ürünü. Bir tarafta kıyamet öncesi gerilimli bir masal atmosferinde ilerlerken, diğer tarafta kutsal kitaplardan alıntı gibi duran, üstten bir yargıyla olayları seyreden bir dış ses size yön veriyor. Yönetmen, kendi düşünce dünyasını, daha ötesi ruh dünyasını tüm çıplaklığıyla perdeye yansıtıyor. Dolayısıyla filmi, Reha Erdem filmografisinde ayrıksı bir yere yerleştirmek makul gibi görünse de gerçekçi olmaz. Tam aksine, ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’, Reha Erdem sinemasının bugüne kadarki en büyük eksik parçası. Bu film olmadan yönetmenin sinemasını anlamak ve tanımlamak eksik bir çaba olacaktır. Bu yönüyle ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’, Reha Erdem filmografisinin mütemmim cüzüdür. Reha Erdem’in sinema yolculuğu açısından durum böyle olsa da sinema açısından filmin hayli handikapları var. İçerik, tema ve atmosfer bakımından yönetmenin sinemasının işaretlerini taşıyan film, anlatım dili ve bütünlük konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyor. Başka bir deyişle, kekeme bir film Şarkı Söyleyen Kadınlar. Bu kekemelik, sinema anlamında bir zaafın işareti; fakat filmin ‘inanma(ma) sancısı’yla kurduğu güçlü ilişkiyi düşününce kekemelik kaçınılmaz. Hasıl-ı kelam; seveni az, sevmeyeni çok bir film olacak ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’. Reha Erdem’in kişisel yolculuğunu ve sinemasını çözmek için ise kilit bir film.

14 Şubat 2014 Cuma

Aşk imiş ‘Her’ ne var ise âlemde

Beş dalda Oscar’a aday olan ‘Aşk / Her’, bir insan ile bilgisayar yazılımı bir ses arasındaki duygusal ilişkiyi konu alıyor. Alışılmışın dışında bir gelecek atmosferi çizen filmin aşk ve insana dair söyledikleri ise zayıf kalıyor.Türkçenin en çok iğdiş edilen kelimelerinden biri aşk. Özellikle son yıllarda aşkın suyunu çıkardılar! Çok satan ya da az satan kitapların yarıya yakınına isim seçilirken hep bu kelime kullanılır oldu. Hele bir de uyduruk terkipler ile manayı öldürenler var ki, Allah semtimizden uzak eylesin. Spike Jonze’nin yönettiği ve beş dalda Oscar’a aday olan ‘Her’ filminin ‘Aşk’ adıyla Türkiye’de gösterime girmesi bu furyadan sayılabilir mi, emin olmak zor. Zira, filmin göbeğinde tuhaf bir aşk hikâyesi var, diğer taraftan ticarî açıdan ‘yerinde’ bir kararla bugün gösterime giriyor. ‘Aşk’ filmi, bir insan ile bilgisayar yazılımı bir ses arasındaki duygusal ilişkiyi konu alıyor. Tanımadığı insanlara başkaları adına mektup yazarak hayatını kazanan Theodore, karısından boşanmak üzere olan tek başına yaşayan bir adamdır. Ara sıra yan komşuları Amy ve Charles ile ayaküstü konuşur, o kadar. Hayatındaki yalnızlığı gidermek için Samantha adlı bir bilgisayar yazılımı ile ‘tanışır’. Sezgisel ve duygusal özelliklere sahip gelişmiş bir işletim sistemi olan Samantha, sadece sesli iletişime geçtiği kalbi kırık Theodore’un ilgisini çeker. Ancak ikilinin sesli iletişimi geliştikçe olaylar farklı bir hal alır.BEN SENİ HİÇ SEVMEDİM KİSpike Jonze, dördüncü uzun metraj filmi ‘Aşk’ta, etkileyici bir gelecek atmosferi sunuyor. Filmin, aşk ve insan üzerine söylediklerinden ziyade oluşturduğu bilim-kurgu evreni daha dikkat çekici. Alışılageldiği üzere insanı ürküten bir atmosfer yerine hemen herkesin isteyebileceği, ‘beklenen’ bir gelecek çiziyor. Yazılım teknolojisi açısından bugünlerde arzu ettiğimiz bir gelecek çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla, sokakta yürürken gözünü ‘akıllı’ telefon ya da tabletten ayırmayan günümüz insanının içine düştüğü ‘tuhaf’ durum, yerini bu tür şeylerin göze batmadığı bir dünyaya bırakıyor. Hatta Theodore, kız arkadaşım diye bahsettiği Samantha’nın bir bilgisayar yazılımı olduğunu söyleyince komşuları “Tamam, onu da getir pikniğe” diyebiliyor. Esasen bu durum, nice bilim-kurgu filminde tasvir edilen distopik gelecekten daha ürkütücü. Ne var ki film, bu dünyayı sadece arka fon olarak kullanıp daha basit bir şeyin peşine düşüyor. Romantik komedi olmadığı halde, romantik komedi filmlerinin klişesine sığınıyor: “Aradığın aşk, yanı başında!” Bütün o ilgi çekici gelecek atmosferi, insanın içine düştüğü ‘yalnızlık sendromu’ ve iletişimsizlik vurgusu böylesine basit bir söyleme feda ediliyor. Oyunculuklar bahsinde, Oscar’a aday olan Joaquin Phoenix, hepi topu üç insan yüzü görünen filmin yükünü başarılı bir şekilde taşıyor. Ancak Matthew McConaughey ve Leonardo DiCaprio’nun performanslarının yanında pek şansı yok. Spike Jonze’nin senaryosu ise bu naif söylemiyle Akademi’nin gönlünü çelebilir. ‘Aşk’ın talihsizliği, ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ filmiyle aynı hafta gösterime girmesi. İki filmin ‘modern zamanlarda aşk’ bahsinde söylediklerine bakınca sıklet farkı ortaya çıkıyor. ‘Aşk’, doğrudan doğruya teknolojiyi hedef alarak, onu gerçeklik sanrısı veren bir ‘düşman’ gibi gösteriyor. Kökü geçmişe uzanan, günümüzden bir ‘Adam & Eve’ öyküsü anlatan ‘Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’ ise teknolojiyle değil modern zamanlar ve o zamanın ‘çocuklarıyla’ problem yaşıyor. Başka bir deyişle, bütün naifliğine rağmen Theodore, Adam ve Eve’in acıyarak baktığı insanlardan biri! Esasında ‘Aşk’ın modern zamanlar ya da teknoloji ile bir derdi yok, sadece “Bakın gelecekteki halimiz bu; gelin birbirimizle iletişime geçelim” gibi hayli düz bir söylemin peşinde. Jarmusch ise bir şeyler söylemek için makinelerle donanmış bir geleceğe gitmeye gerek olmadığını, günümüzde durup şöyle bir etrafa bakmanın yeterli olacağını söylüyor. Hatta daha fazlasını: Eskiden âşık olmak bile insaniydi, şimdi ise insanla ilgili ne varsa hepsi yüzeysel! Daha karamsar fakat daha çarpıcı; üstelik ‘Aşk’ın peşinden koştuğu ‘gerçekliğe’ daha uygun.HAFTANIN FİLMLERİ

7 Şubat 2014 Cuma

Artık ne yaşım var, ne adım

Disney’in 1964 yapımı ‘Mary Poppins’ filminin yapım hikâyesini anlatan ‘Saving Mr. Banks’, derinlikli bir yaklaşımla ana karakterinin ‘çocukluğuna iniyor’. Emma Thompson’un üst düzey bir oyunculuk sergilediği film, Oscar ödüllerinde gözden kaçsa da seyirciyle güçlü bir bağ kuruyor.86. Oscar Ödülleri’nde en iyi film dalında yarışan ‘büyük’ yapımlar arasında kaybolup giden ‘küçük’ bir film ‘Saving Mr. Banks’. Kaybolup gidiyor, çünkü yirmi küsur dalda verilen Oscar’a sadece şarkı dalında aday gösterildi. Dolayısıyla ödülleri dağıtan Akademi’nin de küçümsediği bir film. Muhtemelen, hikâyenin dramatik ‘ağırlığı’ az bulunmuş veya ana karakter makbul miktarda ‘arızalı’ görülmemiştir. ‘Saving Mr. Banks’, Disney’in klasik filmi ‘Mary Poppins’in (1964) beyazperdeye taşınma hikâyesini anlatıyor. Kızlarının en sevdiği kitap olan Mary Poppins’in filmini yapmak isteyen Walt Disney, onlara verdiği sözü yerine getirmek için kitabın yazarı P.L. Travers’ın kapısını aşındırır. Ancak çocukluğundan esinlenerek yazdığı Mary Poppins’teki Banks ailesini gözü gibi sakınan Travers, uzun süre bu teklifi kabul etmez. Nihayet, avukatının zorlaması ve maddi durumunun da kötüye gitmesiyle 20 yıl sonra Disney’in teklifini kabul eder. Ancak P.L. Travers, Hollywood stüdyolarının hiç de alışık olmadığı şartlar öne sürer: Oyunculardan kostümlere, mekândaki perdelerden diyaloglardaki kelimelere kadar filme müdahale eder. Dahası, film ekibiyle yaptığı bütün konuşmaların bant kaydına alınmasını ister.‘KADIN DÜŞMANI’NA KARŞI KADIN YAZAR!‘Saving Mr. Banks’, geçtiğimiz ay ABD sinema çevrelerinde Meryl Streep’in yaptığı bir konuşma vesilesiyle gündeme gelmişti. National Board of Review’ün ödül töreninde, bu filmdeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülü alan Emma Thompson’u takdim etmek için kürsüye gelen Streep, tarihe geçecek bir konuşma yaptı. Yaklaşık 10 dakika süren bu ‘takdim’de Emma Thompson’un oyunculuğuna hayranlığını dile getirirken Walt Disney’i ağır bir şekilde eleştirdi. Ünlü yapımcıyı ‘Geri kafalı bir cinsiyetçi’ ve ‘Yahudi karşıtı bir ırkçı’ olarak tanımlayan Streep, Disney’i ‘kadın düşmanı’ ilan etti. Gerçi, Disney’in kadınlara karşı negatif ayrımcılık yaptığı Hollywood çevrelerinin malumuydu ancak ilk defa Meryl Streep seviyesinde A sınıfı bir oyuncu tarafından bu iddialar yüksek sesle dile getirilmişti. ‘Saving Mr. Banks’, Disney yapımı olduğu için P.L. Travers’a odaklanarak, Walt Disney’in bu yönünü gündeme getirmiyor. Travers’ın inatçı ve uzlaşmaz yapısını altı kalın çizgilerle vurgulamayı ise ihmal etmiyor. Gerçi, sağlığındayken Travers, Disney’e gereken cevabı net bir şekilde vermiş. Bazı uyarılarının dikkate alınmadığını gören ve çekilen filmi beğenmeyen Travers, toplamda sekiz kitaptan oluşan serinin sonraki kitaplarının filme uyarlanmasına izin vermemiş. Nitekim filmde bu konuya da değinilmediği gibi Travers’ın filmi beğendiği şeklinde yorumlanabilecek bir sahneye yer veriliyor.‘KUSURSUZ DÜNYA’ VAR MIDIR?İşin yönetim kısmına gelirsek, John Lee Hancock, 1993 yapımı ‘Kusursuz Dünya’ filminin senaristi olarak duyurmuştu adını. Clint Eastwood’un yönettiği filmde Kevin Costner başroldeydi. ‘Kusursuz’ bir aile ortamından kötü bir karakterin eline düşen bir çocuğun ‘gerçek dünyayı’ öğrenmesini anlatan filmden yıllar sonra John Lee Hancock, bu kez yönetmen koltuğuna oturarak kusurlu bir kadının ‘çocukluğuna iniyor’. P.L. Travers, kusurlu dünyadan hayallerin kusursuz dünyasına kaçarak hayatını yaşar. Mary Poppins adlı dadı da haddizatında (Filmin Türkiye’de gösterilen adıyla) ‘Gökten İnen Melek’tir. Banks ailesine huzur getiren Mary Poppins, aslında yazarın bütün çocukluğu boyunca beklediği fakat bir türlü çıkıp gelmeyen ‘iyilik meleği’dir. Dolayısıyla Banks ailesinin ve Mary Poppins’in filmini yaparken bu denli titizlenmesi boşuna değil. Zira kendi çocukluğu, bir başka deyişle geçmişi söz konusudur. ‘Saving Mr. Banks’, alabildiğine Freudyen bir yaklaşımla P.L. Travers’ı psikanalitik çözümlemeye tabi tutuyor. Senaryo, Travers’ı incelerken takındığı titiz tavrı Walt Disney’den esirgiyor. Tom Hanks’in de katkılarıyla Disney, sevimli ama yüzeysel bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. ‘Saving Mr. Banks’, bir kitabın sinemaya uyarlanmasını konu alırken, hikâyenin merkezine baba-kız ilişkisini koyuyor ve bütün bir insan ömrünü etkileyebilme potansiyeliyle çocukluğun ne kıymetli bir ‘hazine’ olduğunu üstüne basa basa söylüyor. Komedi ve dram özelliğini başarıyla harmanlayan yapım, takıntılı bir İngiliz yazar ile her istediğini elde etmesiyle meşhur ‘hırslı’ Amerikalı yapımcı üzerinden de klasik İngiliz-Amerikan zıtlığı, zihniyet ve iş disiplini farklılığı üzerine eğlencelik detaylar da sunuyor. Filmin başkaraktere yaklaşımı Sezai Karakoç’un dizesiyle örtüşüyor: “Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun”. Genel yaklaşım böyle olsa da, bir bakıma ‘çocukluğunu satan’ P.L. Travers’ın durumu Cahit Sıtkı’nın dizelerine daha uygun: Artık ne yaşım var, ne adım...