20 Şubat 2015 Cuma

Hele bir sor, niye öldürdüm!

Altı dalda Oscar adayı ‘Keskin Nişancı’, Irak işgalinde 160 kişiyi öldüren keskin nişancı ABD askeri Chris Kyler'ı anlatıyor. Clint Eastwood'un yönettiği film, dürüstlük testinden geçemediği gibi evrensel insanlık değerlerine göstermesi gereken asgari saygıyı da umursamıyor.Filmler de insanlar gibidir. Bazısı derinde bazısı yüzeyde riya tortusu taşır. Yine de insanlık tarihine kıyasla sinema daha az ikiyüzlüdür. Kimi filmlerin utancı ise sinema tarihi boyunca çekilmiş bütün filmlere yeter. Onları izlerken yerinizden kalkıp perdeye doğru okkalı bir küfür savurmak, hiç olmazsa ‘hadi oradan' diye bağırmak istersiniz, "Hadi oradan! Sen bunları çocuklarına ninni diye anlat"... Keskin Nişancı (American Sniper) kadar ikiyüzlü ve mide bulandırıcı bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Kimileri ‘temiz film’ deyince müstehcen sahnelerin olmadığı, aile değerlerine saygıda kusur etmeyen filmleri anlayabilir. Nitekim, bu özellikler Keskin Nişancı’da var. Ne var ki, dürüstlük testinden geçmeden temiz film olunamıyor. Bir film kendi hikâyesine karşı dürüst davranmayıp, evrensel insanlık değerlerine göstermesi gereken asgari saygıyı bile umursamıyorsa ‘kirli’ film sıfatını sonuna kadar hak etmiştir. ‘RAMADİ ŞEYTANI’YLA RANDEVU Keskin Nişancı, Amerikan ordusunun ünlü keskin nişancısı Chris Kyler’ın hayatını anlatıyor. Film, 11 Eylül sonrası ABD tarafından ‘kimyasal silah’ bahanesiyle işgal edilen Irak’ta resmi kayıtlara göre 160 kişiyi öldüren Kyler’ı anlamamızı istiyor. Hatta Felluce, Bağdat ve Ebu Gıreyb’de olanlardan habersiz seyirciden bu ‘efsane’ sniper’ın vicdan sahibi bir aile babası olduğunu kabul etmesini bekliyor. Hikâye şöyle: George W. Bush’un memleketi Teksas’ta günlerini kovboyculuk ve rodeoculuk hayalleriyle geçiren 30 yaşındaki Chris, televizyonda gördüğü bir saldırı haberinden sonra ülkesini korumak için asker olmaya karar verir. Seyircinin imtihanı da burada başlıyor. Bu ‘uyduruk’ motivasyona inanıyorsanız, devamında filmin önünüze koyacağı ikiyüzlü vicdan sızlanmalarına hazırlıklısınız demektir. Zorlu askeri eğitimler devam ederken 11 Eylül saldırıları olur. Vatanını korumak için iyice bilenen Chris, küçüklüğünde babasının tohumlarını ektiği atıcılık üzerine yoğunlaşır ve keskin nişancı olur. Chris Kyler, keskin nişancı olarak Irak’a dört ‘tur’ yapar. Evet, film bu sniper’ın adam öldürmek için Irak’a gidişlerini tur olarak tanımlıyor; safari turu gibi... Felluce ve Ramadi çevresinde görev yapan Chris Kyler’a Iraklılar ‘Ramadi Şeytanı’ adını takmış ve başına binlerce dolar ödül koymuştu. Hatta iki yıl önce bu zamanlar, ‘güvenli’ ülkesinde bir dost kurşunuyla öldüğünde Türk basını bile ‘Ramadi Şeytanı’nın şaşırtan ölümü’ şeklinde haberler yapmıştı. KOVBOYLUKTAN JANDARMALIĞA Filme göre Chris Kyler, evinde ailesiyle rahat bir hayat sürebileceği halde, Amerikan askerlerini korumak için tekrar ber tekrar Irak çöllerine gidiyor! Filmin söylemediği şey ise onun ‘öldürme hastalığı’. Irak’a gitmediğinde psikolojik sorunları daha da artan bir ‘tiryaki’ o. Chris Kyler’ın, bazı bölümleri yalanlanan otobiyografik kitabından uyarlanan filmin bunlarla ilgilendiği yok elbette. Film, Amerikan halkına ‘müsterih olun’ diyor, öldürdüysek bir sebebi var! Irak’ta o kadar insanı öldürdük ama onların hepsi ya teröristti ya da teröristlere yardım eden ‘sivil görünümlü’ kişilerdi. Halbuki film farkında olmadan bize gösteriyor: Chris Kyler’ın hikâyesi küçük çaplı bir ABD tarihi. Kovboyluktan dünyanın jandarmalığına uzanan bir tarihçe. Irak’tan döndükten sonra askeri eğitim veren bir şirket kuran Chris Kyler, yeniden silaha alışması için eğitim verdiği eski bir Amerikan askeri tarafından poligonda öldürülmüştü. ABD’nin sonunu bilemeyiz ama Kyler’ın ölümü ile 11 Eylül arasındaki benzerlik şaşırtıcı değil. Hep bir ‘sinema dervişi’ olarak gördüğüm Clint Eastwood, Amerikan siyasetinin Cumhuriyetçi (Batı ölçülerinde sağcı-muhafazakar) kanadından. Ömrünün sonbaharında Kirli Harry’den daha kirli bir filmle karşımıza çıkmasına üzülüyor insan. Irak Savaşı üzerine çekilen onca filmi ve Hollywood’un biyografideki göz alıcı geleneğini düşününce vasat da bir film üstelik...

10 Şubat 2015 Salı

Altın Ayı yarışı başladı

65. Berlin Film Festivali, dün yapılan açılış töreni ile başladı. 15 Şubat’ta sona erecek festival, İspanyol yönetmen Isabel Coixet’nin yönettiği ve Juliette Binoche’un başrolde yer aldığı Nobody Wants the Night filminin gösterimiyle açılışını yaptı.72 ülkeden 441 filmin katıldığı festivalin ana yarışmasında 19 film, 14 Şubat gecesi açıklanacak Altın Ayı ve Gümüş Ayı ödülleri için yarışacak. Ana yarışmada Terrence Malick, Werner Herzog, Peter Greenaway, Cafer Panahi ve Pablo Larrain gibi yönetmenlerin son filmleri de yer alıyor. Festivalin ilk günü Darren Aronofsky başkanlığındaki Altın Ayı jürisi basın karşısına çıktı. Alman oyuncu Daniel Brühl, Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho, ABD’li yapımcı Martha De Laurentiis, Perulu yönetmen Claudia Llosa, Fransız oyuncu Audrey Tautou ve Mad Men, Sopranos dizilerinin kreatif direktörü Matthew Weiner’dan oluşan jüri, görevlerinin zor ama eğlenceli olduğunu belirtti. Berlin’e ilk defa gelen Matthew Weiner dışındaki üyeler Berlinale tecrübelerinden ve unutamadıkları anlardan bahsetti. Örneğin, 2009’da Acı Süt ile Altın Ayı kazanan Claudia Llosa, ödül aldığı anı unutamadığını söyledi.Siyah Kuğu ve Nuh filmlerinin yönetmeni Darren Aronofsky, 10 gün içinde 19 film izleyeceklerini belirterek, görevlerinin zor ama tutkuyla yapılacak eğlenceli bir iş olduğunu söyledi. Kriterlerinin ülkeye ya da film türüne göre şekillenmeyeceğini ifade eden Aronofsky, “Her film beni heyecanlandırıyor. Çin’deki bir genç kızı anlatsın ya da ABD’de 60 yaşında bir adamı anlatsın. Nerede geçtiği, hangi ülkenin olduğu değil; filmin dürüst olması önemli.” dedi. Bu yıl Berlin’in ana yarışma bölümünde Türk filmi yok. Emine Emel Balcı’nın ilk filmi Nefesim Kesilene Kadar Forum bölümünde, Faruk Hacıhafızoğlu’nun yönettiği Kar Korsanları Generation Kplus bölümünde, Derya Durmaz’ın Gri Bölge filmi ise Generation 14plus bölümünde gösterilecek. Nefesim Kesilene Kadar, aynı zamanda En İyi İlk Film Ödülü için de yarışacak.ALTIN AYI ADAYLARIQueen of the Desert (Werner Herzog), Victoria (Sebastian Schipper), Als Wir Traeumten (Andreas Dresen), Knight of Cups (Terrence Malick), Nobody Wants the Night (Isabel Coixet), Eisenstein in Guanajuato (Peter Greenaway), 45 Years (Andrew Haigh), Taksi (Cafer Panahi),Journal d’une Femme de Chambre (Benoit Jocquot), Ixcanul Volcano (Jayro Bustamante), Under Electric Clouds (Aleksei German JR.), Body (Malgorzata Szumowska), Cha va con va (Di Phan Dang), Yi Bu Zhi Yao (Wen Jiang), Aferim! (Radu Jude), Der Perlmuttknopf (Patricio Guzman), The Club (Pablo Larrain), Chasuk’s Journey (Sabu), Sworn Virgin (Laura Bispuri)

6 Şubat 2015 Cuma

Yürüdükçe özgürleşeceksiniz

Siyahî Amerikan vatandaşlarının 1965 yılında Martin Luther King öncülüğünde gerçekleştirdiği protesto yürüyüşlerini konu alan ‘Özgürlük Yürüyüşü / Selma’, iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış dürüst ve tutarlı bir politik film.22 Şubat’ta sahiplerini bulacak 87. Oscar ödüllerinin adayları açıklandığında kopan fırtınayı hatırlayalım. Aday listesinde olmaması şaşkınlığa sebep olan birçok oyuncu vardı: Amy Adams (İri Gözler), Jake Gyllenhaal (Gece Vurgunu), Timothy Spall (Bay Turner), Ralph Fiennes (Büyük Budapeşte Oteli) ve Jessica Chastain (En Şiddetli Sene)... Animasyon dalında Lego Filmi, Yabancı Dilde En İyi Film dalında da İsveç yapımı Turist’in aday gösterilmemesi Akademi üyelerinin tercihlerini tartışmaya açmıştı. Ancak esas fırtına başka bir film üzerinden koptu. Yönetmen, senaryo ve erkek oyuncu dallarında da Oscar’a aday olması beklenen Selma filmi, sadece En İyi Film ile Orijinal Şarkı dallarında adaylığa layık görülerek ‘ırkçılık’ tartışmalarının fitilini ateşledi.Ülkemizde Özgürlük Yürüyüşü adıyla gösterime giren Selma, siyahilerin sivil haklar mücadelesinin kritik bir dönemini anlatıyor. 1965 yılında ABD’de ırkçılığın yoğun olarak görüldüğü güney eyaletlerinden Alabama’nın Selma şehrinden eyaletin başkenti Montgomery’ye giden 87 kilometrelik yolda, tarihe geçen üç protesto yürüyüşü yapıldı. Siyahilerin özgürlük mücadelesinin unutulmaz lideri Martin Luther King öncülüğünde gerçekleşen bu yürüyüşler Amerikan kamuoyunda konuya karşı bir hassasiyet geliştirdi ve dönemin Başkanı Lyndon B. Johnson’u Oy Hakkı Kanunu’nu çıkarmaya mecbur bıraktı.BİR HAYALİM VAR...Geçtiğimiz yıl En İyi Film dâhil, üç dalda Oscar alan 12 Yıllık Esaret, siyahilerin mücadelesine antropolojik bir açıdan yaklaşmış, köle-efendi ilişkisinden hareketle ‘beden’in özgürlük mücadelesindeki rolü ve kullanımı üzerine yoğunlaşmıştı. Ava DuVernay’ın yönettiği Selma, meselenin felsefî-antropolojik boyutundan ziyade direniş ayağına odaklanıyor.Selma, her şeyden önce bir biyografi filmi. Politik tavrını net bir şekilde ortaya koyarken, biçimci anlatımdan taviz vermiyor. Yönetmen Ava DuVernay, tarihi karakterleri konu alan biyografi filmlerinin sıradanlığından kurtulmak için FBI’ın fişlemeleri eşliğinde anlatıyor yaşananları. J. Edgar Hoover’ın yönetimindeki FBI, Müslüman lider Malcolm X’i izlediği gibi, siyahi vatandaşların bir başka umudu Hıristiyan vaiz Martin Luther King’i de adım adım takip etmektedir. ‘Kudretli’ J. Edgar ile Başkan Lyndon B. Johnson arasındaki kısa diyalogda Amerikan tarihine ve devlet yönetimine dair önemli detaylar var. Yönetmen DuVernay, Martin Luther King ile Başkan Johnson arasındaki müzakerelere yoğunlaştığı kadar Beyaz Saray, FBI ve Alabama Valisi arasındaki pazarlıkları da öykünün akışına dâhil ederek ‘özgürlük yürüyüşü’nün cephesini genişletiyor.DİRENİŞ, AMA NASIL?Martin Luther King, 1968’de bir suikast sonucu hayatını kaybedene kadar mücadelesinde şiddete karşı mesafe almış, tıpkı Gandhi gibi pasif direnişi seçmiş bir lider. Bu yüzden bazı siyahi gruplar tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş. Selma, King’i çelişkileri ile birlikte gerçek bir karakter olarak ele alırken, siyahilerin kendi aralarındaki üslup ve yöntem tartışmasını da filmin ağırlık merkezlerinden biri haline getiriyor. Ateşli bir hatip olan King’in “kamuoyu oluşturmak için drama gerekir” anlayışından, eylemcilere zarar gelir endişesiyle protesto yürüyüşünden vazgeçmesine evrilmesinin çelişki mi yoksa değişim mi olduğu seyirciye bırakılıyor. Ailesiyle yaşadığı sorunlar ve iç dünyasındaki çatışmalar ile pekiştirilen gerçekçi King portresi, David Oyelowo’nun sade ama etkili performansıyla birleşince filmin gücünü artırıyor.Selma’nın esas gücü ise 1960’lardaki sivil haklar mücadelesini anlatırken Ferguson’un yanı sıra dünyanın bütün otoriter yönetimlerindeki direnişlerle kurduğu bağda gizli. Filmi izlerken, Türkiye’nin yakın tarihi kadar günümüz atmosferi de zihinlerde beliriyor. Hele, filmdeki ilk protesto yürüyüşünde yerel halk ile polisin işbirliği içinde göstericilere saldırıp ara sokaklarda ve kafelerde göstericileri ‘el yapımı silahlar’ ile dövmesi, dahası öldürmesi çok tanıdık.Selma, iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış, yerinde üslubu ve biçimci anlatımıyla dürüst ve tutarlı bir politik film. Etkisini uzun süre kaybetmeyen Selma, 87. Oscar ödüllerinin mevcut aday listesinde yönetmen, erkek oyuncu ve senaryo dallarında da yer almayı hak eden bir yapım. Sadece iki adaylıkta kalmasında ırkçılıktan ziyade, 12 Yıllık Esaret ile kota aşımına uğrayan siyahi haklar mücadelesi kontenjanının payı var gibi...

30 Ocak 2015 Cuma

Beni sev, beni öv, bana tabi ol!

Beş dalda Oscar’a aday olan ‘Foxcatcher Takımı’ ABD’de yaşanmış trajik bir olayı anlatıyor. Oyuncu kadrosunun takdiri hak ettiği film, klasik Hollywood anlatımının dışına çıkarak bir sistem eleştirisine dönüşüyor.Günlük hayatta bazı film repliklerinin olmadık yerde dost sohbetlerine sızması gibi büyük edebî eserler de iyi filmlerin içine sızar. Sızmaktan öte, o filme ruh üfler. F. Scott Fitzgerald’ın geçen yüzyılın eşiğinde yazdığı Muhteşem Gatsby (1925), “Altına Hücum” ile sembolleşen Amerikan Rüyası’nın erken dönem çöküşünü resmeder. Bu efsunlu rüya, çok çalışanın başarılı olacağı ve ödüllendirileceği, yetenek ve çalışma ile kısa sürede refahın ve şöhretin yakalanabileceği fikri etrafında şekillenir. Rüyanın en büyük motivasyonu ise ‘fırsat eşitliği’ sanrısıdır: Herkes eşit fırsatlara sahip; sen çalış, sen de başar!Bennett Miller’ın yönettiği Foxcatcher Takımı / Foxcatcher, Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’si ile birlikte değerlendirilmeyi hak eden bir film. Hikâyesi, Amerikan Rüyası’nın Rambo ile sembolleşen, milliyetçi dalgayla büyüyen Reagan dönemine denk düşüyor.Ağabeyi Dave gibi başarılı bir güreşçi olan Mark Schultz, 1984 olimpiyat ve 1985 dünya şampiyonudur. Babasız büyüdüğü için ağabeyi ona babalık ve akıl hocalığı yapmıştır. Ancak ağabeyinin gölgesinde kaldığını ve hak ettiği değeri görmediğini düşünür. Film, bunun altını çizen bir sahne ile açılıyor. Ağabeyi müsait olmadığı için onun yerine bir ilkokula konferansa giden Mark, Amerikan değerlerini ve başarıya giden yolu anlatır. Fakat öğrencilerin pek umursadığı yoktur. Konferans bitiminde 20 dolarlık ücretini veren muhasebe görevlisi, onu ağabeyi zanneder ve “Dave Schultz, değil mi?” diye sorar. Ardından gelen sahnede Mark antrenmana hazırlanırken ağabeyi Dave, Güreş Federasyonu’ndan üst düzey yetkililer ile görüşmektedir. Dave’in işi bitince Mark’ı çalıştırmaya gelir ve 4 dakikalık diyalogsuz güreş sahnesinde yönetmen iki kardeşin ilişkisindeki rol dağılımını, bu ilişkinin nasıl ayakta durduğunu etkili bir şekilde gösterir.BİR RÜYANIN SONUMark Schultz, ağabeyinin gölgesinden kurtulma fırsatını zengin vâris John du Pont’tan gelen teklifte bulur. 1988 Olimpiyatları’na hazırlanmak için bir güreş takımı kurmaya çalışan John du Pont, Mark’ı şu sözlerle ikna eder: “Amerikan değerlerini yüceltmeliyiz. Tıpkı eskiden olduğu gibi, herkes hak ettiği değeri ve saygıyı görmeli. Senin hak ettiğin değeri görmediğini düşünüyorum. Sen sadece ‘Muhteşem’ Dave Schultz’un kardeşi değilsin. Sen ‘Muhteşem’ Mark Schultz’sun.” Bennett Miller, Schultz kardeşlerin ilişkisiyle açtığı filmin odağına bir süre sonra John du Pont’u yerleştiriyor. Filmin esas derdi, John du Pont’un kişiliğinde simgeleşen Amerikan rüyasıyla. Beyaz Saray’ı andıran evleri ve bir Amerika alegorisi kıvamındaki çiftlikleri ile Amerika’nın kristalize olmuş hali du Pont’lar. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda orduya silah satarak zenginleşen bu ailenin vârisi John’un en büyük amacı annesinin gözüne girebilmek. Bir ‘koleksiyoncu’ olan John’u birçok sahnede -Fitzgerald’ın sözleriyle- “Az önce birini öldürmüş gibi” görürüz. Madalyaları ve plaketleri biriktirdiği birkaç odası var. Kuşbilimci, kabuklu canlılar uzmanı, pul koleksiyoncusu, madalya koleksiyoncusu ve spor meraklısı... Schultz kardeşleri de başarı koleksiyonunun bir parçası ve iktidarının kuklası yapmak niyetinde.YA BENİMSİN YA DA TOPRAĞIN!Foxcatcher, Hollywood mahsulü herhangi bir yönetmen elinde pekâlâ John du Pont’un kişisel trajedisi, annesiyle kurduğu Freudyen ilişki, arkadaşsızlığı ve sevgisizlik travması ekseninde gelişen duygusal bir drama olabilirdi. Capote (2005) ve Kazanma Sanatı (2011) filmlerinde yetkinliğini kanıtlayan Bennett Miller, meseleyi yine can alıcı yerinden yakalamasını biliyor. Hikâyenin merkezine Schultz kardeşlerin dramatik hayat öykülerini ya da John du Pont’un duygusal travmalarını değil, doğrudan Amerika’yı yerleştiriyor. Başından sonuna seyirciye bir karakter gerilimi yaşatıp müthiş bir belirsizlik duygusu ve tekinsiz bir atmosfer inşa ediyor.Tam da burada, Kibarca Öldürmek / Killing Them Softly (2012) filminin çarpıcı repliğini hatırlayalım: “Amerika bir ülke değil, şirkettir.” Bu şirketin, türlü türlü başarı efsaneleri eşliğinde sunduğu rüyanın kibir, hegemonya, şovenizm ve histeri ile nasıl bir kâbusa döndüğünü gösteriyor Bennett Miller. Foxcatcher, son dönemde God Bless America (2011) ve Killing Them Softly ile birlikte Amerikan sistemini ince ince kıyan, sakin ama sert bir şekilde eleştiren nadir filmlerden biri. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Amerikan rüyasının insan ruhunda açtığı yaraları kalemiyle deşen Fitzgerald’dan beslenen Miller, aynı yüzyılın sonunda bu rüyanın bütün cesametiyle bir toplumun üzerine çöküşünü resmediyor.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Animasyon devi küçülüyor

Geçtiğimiz yıl Japonya’nın ünlü Ghibli Stüdyoları’nın kapatılacağıhaberinin ardından şimdi de DreamWorks Animasyon’dan küçülme haberi geldi. Şrek, Ejderhanı Nasıl Eğitirsin,Madagascar gibi serilerin üreticisi olan şirket, ekonomiksıkıntılardan dolayı bu yıl içinde 500 kişiyi işten çıkaracak.Hollywood’un büyük yapım şirketlerinden DreamWorks’ün animasyon şirketi DreamWorks Animasyon, sürpriz bir şekilde küçülmeye gidiyor. Amerikalı yapım şirketinden önceki gün yapılan açıklamada yıl sonuna kadar kademeli olarak 500 kişinin işten çıkarılacağı bildirildi. Mali olarak küçülmeye giden şirket, önümüzdeki üç yıl boyunca üreteceği film sayısını da azaltacak.Şrek, Kung Fu Panda, Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Madagascar, Çizmeli Kedi gibi animasyon filmlerinin yapımcısı DreamWorks Animasyon, işten çıkarmaların ‘kâr oranlarını düzenlemek’ için yapıldığını açıkladı. 2015 ile birlikte bir daralmaya giden şirket, bundan böyle biri yeni (orijinal) diğeri devam (sequel) olmak üzere yılda sadece iki film yapmayı planlıyor.2015’TE SADECE BİR FİLMŞirketin şimdiye kadar açıklanan 2015 projelerine bakıldığında bu durum daha net görülüyor. DreamWorks Animasyon’un 2015 planlamasında 27 Mart’ta Türkiye’de gösterime girecek Evim / Home’den başka bir film yok. Şirketin önümüzdeki üç yıla dair planlaması ise yılda iki film üzerine kurulu. 2016 programında Kung Fu Panda 3 ve Trolls; 2017’de Boss Baby ve The Croods 2; 2018’de ise Larrikins ve Ejderhanı Nasıl Eğitirsin 3 filmleri var.Konuyla ilgili AP’ye konuşan DreamWorks Animasyon’un CEO’su Jeffrey Katzenberg, daralma ve işten çıkarmaların sebebini ‘fazla hırs’a bağladı. Steven Spielberg ve David Geffen ile birlikte DreamWorks’ün kurucularından biri olan Katzenberg, son yıllarda şirketin film planlamalarının çok iddialı büyüdüğünü ve bu durumun tutarsız bir performansa neden olduğunu söyledi. Şirketin içine düştüğü durumda, gişe geliri ve başarısı beklentilerin altında kalan bazı filmlerin payının olduğu bilinen bir gerçek. Özellikle, geçtiğimiz yıl gösterime giren Bay Peabody ve Meraklı Sherman: Zamanda Yolculuk filmi, eleştirmenlerden kötü not almakla birlikte Oscar ve Altın Küre’de de aday gösterilmemişti. 145 milyon dolar bütçeli film, Amerika’da 111 milyon dolar gelir getirmişti.Walt Dısney-Pıxar ortaklığına dayanamadıDreamWorks Animasyon’un küçülme kararında iki dev rakibi Pixar ve Walt Disney’in son yıllardaki başarılı animasyon filmleriyle mücadele edememesinin de etkisi var. Özellikle, Steve Jobs’un başına geçmesiyle animasyonda bir çığır açan Pixar’ın 2006’da Walt Disney tarafından satın alınmasıyla DreamWorks Animasyon rekabette iyice geriye düştü. Gişede rakiplerinin gerisinde kalan şirketin Oscar ödüllerinden yana da yüzü gülmedi. Son 10 yılın Akademi törenlerinde Walt Disney-Pixar ortaklığının 7 ödülü varken, DreamWorks Animasyon sadece bir Oscar alabildi.DreamWorks Animasyon, darboğazdan kurtulmak için 290 milyon dolarlık vergilendirilmemiş kredi alacak. Bu hamle ile 2017 yılında 60 milyon dolar büyümeyi planlayan şirket, 2015 için de 30 milyon dolar tasarruf hedefliyor. Çalışanların % 18’ine tekabül eden 500 kişilik işten çıkarmanın yıl sonuna kadar tamamlanması bekleniyor.DreamWorks’ün ekonomik sebeplerle küçülmeye gitmesi, geçtiğimiz yıl Japonya merkezli Ghibli Stüdyoları’nın kapatılma kararını hatırlattı. Anime ustası Hayao Miyazaki’nin kurucusu olduğu Ghibli Stüdyoları’nın genel menajeri Toshio Suzuki, yapılan harcamaların gişe gelirleriyle kapanamayacak boyutlara geldiğini belirterek, animasyon bölümünün tamamen kapatılacağını açıklamıştı. Oscar ödüllü Ruhların Kaçışı, Yürüyen Şato, Ponyo ve Rüzgarlı Vadi gibi ödüllü animasyon filmlerinin üreticisi Ghibli Stüdyoları’nın ardından DreamWorks Animasyon’dan gelen haber, stüdyolar arası rekabetin vardığı boyutu gösterirken, animasyon severleri de üzecek gibi görünüyor.

23 Ocak 2015 Cuma

Aramakla bulunmaz vicdan

Fransız yönetmen Michel Hazanavicius, Oscar’lı filmi The Artist’in ardından herkesi şaşırtan bir hamle yaparak savaş filmiyle seyircinin karşısına çıkıyor. Cannes’da sert eleştirilere maruz kalan yönetmen, Çeçenistan gibi, dünya sinemasının görmezden geldiği bir coğrafyaya çeviriyor kamerasını.Kabul etmeliyiz ki, Stanley Kubrick gibi her türde başyapıt değerinde filmler yapabilmek, pek az yönetmenin mazhar olduğu bir yetenek. Yakın zamanda, Fatih Akın’ın Kesik filmiyle daldığı sularda kulaç atmakta ne kadar zorlandığını gördük. Benzer bir durum, bugün gösterime giren Arayış / The Search filmi için de geçerli.Fransız yönetmen Michel Hazanavicius, Oscar ödüllü The Artist’in (2011) ardından herkesi şaşırtan bir hamle yaptı. En İyi Yönetmen Oscar’ını almış bir isim olarak pekâlâ kendini Hollywood stüdyolarının başdöndüren kollarına bırakabilecekken, pek de bilmediği bir alana yöneldi.Arayış, 1999’da başlayıp 10 yıl süren 2. Çeçenistan Savaşı’nın orta yerine bırakıyor seyircisini. 9 yaşındaki Hacı (Abdülhalim Mamutsiev), ailesi gözlerinin önünde Rus askerler tarafından öldürülünce kundaktaki kardeşini de alıp kaçar. Kader, Hacı ile İnsan Hakları İzleme Örgütü görevlisi Carole’un (Bérénice Bejo) yollarını Grozni’de kesiştirir. Birbirlerinin dillerini bilmeseler de ailesini kaybetmiş Hacı ile Carole arasında bir bağ oluşur. Bu sırada, Hacı’nın öldüğünü sandığı ablası Raissa (Zukhra Duishvili) her yerde kardeşini aramaktadır. Diğer tarafta ise sokaklarda bir serseri gibi gezerken mecburen orduya katılan Rus genç Kolya (Maksim Emelyanov), aldığı askeri eğitim sonrası soğukkanlı bir katile dönüşür...Michel Hazanavicius, henüz beş yapımlık uzun metraj filmografisinde ‘kırılmalara’ açık bir yönetmen. Televizyon filmi ve diziler ile başladığı kariyerinde Jean Dujardin’in başrolde olduğu ‘Fransız James Bond’u sayılabilecek iki film var. Hemen ardından gelen The Artist ile sessiz sinemaya saygı duruşuna geçen yönetmen, dümeni 180 derece kırarak savaş filmiyle karşımıza çıktı. Üstelik Çeçenistan gibi, dünya sinemasının görmezden geldiği bir coğrafyaya çeviriyor kamerasını.Cannes’da yerin dibine batırıldığı kadar kötü bir film olmayan Arayış’ta Haza-navicius’un yapamadığı, belki de yapmak istemediği şey, karakterlerin motivasyonlarını vurgulamak. Bundan ısrarla kaçınan yönetmen, meselesi ile arasındaki mesafeyi korumak adına karakterlerin dünyasına nüfuz etmekte sıkıntı yaşıyor. Hacı ile Kolya’nın iç dünyası ne kadar seyirciye açıksa kilit roldeki Carole ile Raissa’nın hissiyatı ve motivasyon unsurları o kadar kapalı. Merkezinde etkileyici bir insan hikâyesi olmasına rağmen, bütün soğukluğuyla sorumluluğu ‘işgalci sisteme’ atan film, katı bir belgesele tanıklık eder gibi izlettiriyor kendini. Dramanın esaslarını hikâyesinden uzaklaştıran Hazanavicius, savaşın sebepleri, sonuçları ya da sosyal-siyasî boyutları ile ilgilenmiyor. Bu durumu ajitasyona gönül indirmeme olarak da değerlendirebiliriz. Ancak Carole, Helen (Annette Bening) ve Raissa’nın hayli özensiz diyaloglarının yanı sıra hikâyeye nüfuz etmeyi zorlaştıran kurgu da bu konudaki iyi niyetli okumaları akim bırakıyor.Öte yandan, Arayış’ın vicdanlara dokunan bir yanı var. Carole’un, Çeçenistan’daki sivil katliamlar hakkında hazırladığı raporu Avrupa Parlamentosu’nda okurken karşılaştığı umursamaz tavır gibi detaylar, filmin samimiyetini ve vicdani duyarlılığını göstermesi bakımından önemli. Kolya’nın askerlikteki dönüşümü çok işlenmiş bir tema olmasına rağmen etkileyici. Hacı rolünde Abdülhalim Mamutsiev tüm doğallığı ile filmi sürükleyen en önemli isim. Arayış’ın en güçlü yanı ise açılıştaki video çekimi. Film, bu videonun ardından gelen, Hacı ve kucağındaki bebeğin yolda yürüdüğü sahne ile biten bir kısa film olarak kalsaymış, efsane olurmuş.

17 Ocak 2015 Cumartesi

Leviathan’ı yakalayabilir misin?

Andrey Zvyagintsev’in yönettiği Leviathan, temelde basit, detaylarda ise karmaşık ve katmanlı bir hikâyeye sahip. Usta yönetmen, çürümüş bir sistemin içinde hiçbir ferdin ya da kurumun ayakta kalamayacağını savunuyor.Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’i ilgiyle takip edenler, günün birinde onun dinî-politik bir başyapıt çekeceğini biliyordu. İlk filmi Dönüş (2003) ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan aldığında vakit kaybetmeden ‘Yeni Tarkovski’ ilan edilen Zvyagintsev’in beklenen başyapıtı dördüncü adımda geldi. Leviathan, temelde basit, detaylarda ise karmaşık ve katmanlı bir hikâyeye sahip. Rusya’nın kuzeyinde, Barents Denizi kıyısında bir kasabada yaşayan Nikolay’ın bürokrasi ile girdiği mücadeleyi izliyoruz. Araba tamircisi Nikolay (Aleksey Serebryakov), eşi Lilya (Elena Lyadova) ve oğluyla birlikte sahildeki evinde yaşayıp giderken, Belediye Başkanı Vadim (Roman Madyanov) onun arazisini satın almak ister. Nikolay, satmak istemeyince bürokrasinin ve iktidarın acımasız yüzüyle karşılaşır. Hukukî yollara başvuran Nikolay, Moskova’daki avukat arkadaşı Dmitriy’yi (Vladimir Vdovichenkov) yardıma çağırır. Ne var ki, çürümüş bir sistemin karşısında ayakta kalmak hiç kolay değildir... Leviathan, İncil’deki Hz. Eyyub kıssasının modern bir uyarlaması. Eski Ahit’te, rahatsız edildiği vakit kontrol edilemeyen deniz canavarı olarak tasvir edilen Leviathan, balinaların ‘atası’ kabul ediliyor. Thomas Hobbes’un 1651 tarihli aynı adlı eserinde bu canavarı devletin metaforu olarak kullanılır. O dönem İngiliz İç Savaşı gözetilerek yazılan eser, ‘canavarın’ nasıl kontrol edileceğini sorgular. Hobbes, siyaset ve din üzerindeki gücün tek elde toplanmasını savunur. Başka bir deyişle canavar, ancak sınırsız gücü olan bir muhafıza tabi kılınırsa kontrol edilebilecektir! BANA YOZLAŞMANIN RESMİNİ ÇİZ Hobbes’a göre bireyler tüm haklarını devlete devrederse büyük Leviathan ortaya çıkar. Bu da devletin canavarlaşması demektir. İncil’in Eyyub (Job) bölümünde ise Leviathan’ı yenmenin imkânsızlığı şu ifadelerle anlatılır: “Leviathan’ı çengelle çekebilir misin? / Dilini halatla bağlayabilir misin? / Burnuna sazdan ip takabilir misin? / Kancayla çenesini delebilir misin? (...) Derisini zıpkınlarla, / Başını mızraklarla doldurabilir misin? / Elini üzerine koy da, çıkacak çıngarı gör, / Bir daha yapmayacaksın bunu / Onu yakalamak için umutlanma” (Eyüp 41, 1-9) Din ve iktidar, Andrey Zvyagintsev filmlerindeki karakterleri bir gölge gibi takip etti şimdiye kadar. Bu gölgeler Leviathan’da gün ışığına çıkıp ete kemiğe bürünüyor ve belediye başkanı, bürokrat, papaz, polis, ev kadını, avukat vs. olarak görünüyor. Çürümenin resmini çiziyor Zvyagintsev. Rus Ortodoks Kilisesi’ni, siyasetin kirli yanlarını meşrulaştıran bir kurum olarak resmederken, her alanda çürümenin yaşandığı bu sistemde hiçbir ferdin ya da kurumun ayakta kalamayacağını savunuyor. Çürüyen, sadece eskisi ve ‘yeni’siyle devlet değildir. Yozlaşmanın ‘fetvacısı’ ve ortağı konumundaki kilise, bürokrasi karşısındaki insana boyun eğmeyi telkin ederken, devlete ise gücü ve iktidarı sıkı sıkıya tutmasını tembihler. Yabancısı değiliz; dinin, siyasetin emrinde araçsallaşarak özünden uzaklaşmasının arızalarını birkaç nesildir biz de yaşıyoruz. Andrey Zvyagintsev, önceki filmlerinden farklı olarak hikâye anlatımına ağırlık veriyor, kurgu da buna göre şekilleniyor. Leviathan, güçlü senaryosu, Çehovyen atmosferi ve diyaloglarının yanı sıra görsel yetkinliğiyle de yönetmenin filmografisinde üst sıraya yerleşiyor. Piknik ve mahkeme bölümleri, belediye başkanı ile başpapazın diyalogları gibi akıldan çıkmayacak birçok sahne var filmde. Oyuncuların her biri kendine ayrılan alanda mükemmel bir kompozisyon çıkarıyor; Belediye Başkanı Vadim rolünde Roman Madyanov ise diğerlerinden bir adım önde. Son bir not: Leviathan’da olaylar Rusya’da geçiyor. Yönetmen ise hikâyenin ABD’de yaşanan bir olaydan esinle yazıldığını söylüyor. Fakat “Allah şirk, devlet şerik kabul etmez.” diyen, “Biz olmasaydık sizler olmazdınız.” yollu tehditlerle vatandaşını hizaya getiren yöneticilerin olduğu bir ülkenin vatandaşları olarak bizler de pekâlâ Leviathan’ı kendi hikâyemiz gibi izleyebiliriz! HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ